14 Ocak 2007
12 Ocak 2007
Art school Confidential
Saçmasapan bir film. İlla kurcalayıp binlerce şey söyleyebiliriz belki de ne gerek var ki. Filmde tek ilgimi çeken dikkat ettiğim nokta the L word deki shane rolundeki kadının burda da lezbien olarak bir sahnede görünmesiydi. Ve bu kadın lezbiyen falan diğilmiş gerçek hayatında. Rol dünyasında lezbiyen olmak enteresan..
Sanata bir sorgulama sanatla kafayı yemek yerine dısardan gelip basit bir iki çizgiyle sanatçı olunabilir mi sanat nedir. O lise college cinayet filmleri. Katiller ve bunlardan hikayeler ve kendine pay çıkarmaya calışan asalak tipler ve gerçek bir katilin ortaya koyduğu deneyimlerinden çıkan eserler. bir aşkın sanat hırsının.. bla bla düsünmek istemiorum John malkovich yine mükemmeldi harika bi adam
saçmalık sanat diye de birşey yoktur. zevzeklik vardır bence
Empire Falls
2 part ve 8 chapterdan olusan tv için çekilmis bir film. Çok sağlam oyunculuklar var. Bir roman uyarlaması. Bir kasabanın, bir ailenin hikayesini anlatıyor. Nedense seviyorum böyle hikayeleri bu da keyifliydi 4 saatlik bir film için iyi de kotarılmış denilebilir. Sonu biraz zayıg kalmıştı ama yine de böylesine bir hikayede son çok önemli olmuyo önemli olan karakterlerin hayatına bakış onlarla geçirilen zaman.
House
Super karizma doktorumuz kaldığı yerden devam ediyor. Caddy ye de ısınmaya basladım. Ally Mc Beal de bir travestiyi canlandırdığı için ne zaman dean rolunde görsem bi türlü silinmiyordu o imaj ama son bölümde house abimize yaptığı kıyakla gönülleri fethetti. House abimize kalkan eller kırılsın.
Gilmore Girls
Bir başka sorunlu dizi. Single Anne ve kızının hayatını anlatıyor. şu anda 7 inci sezonu oynuyor. İlk 3 - 4 sezonu iyiydi. Ama şu anda konu o kadar twist üstüne twist yapmaktan bezdirici bir noktaya geldi ki ipin ucu kaçmış bulunuyor. Annenin hangi erkekle evleneceğine bir türlü karar vermemesi. Kendisi için belirlenen bütün mükemmel aşıklara hayatı zindan edişi.. Bu tarz kadınların ön planda olduğu dizileri izlemeye devam edersem gay falan olabilirim. Şimdi moda dünyası veya kadınların çoğunluk olduğu ortamlarda çalışan erkeklerin yüzdesel çoğuunluğunun neden gay olduğunu anladım. Çünkü o kadar çok bu kadınların yaptıkları şeyleri görüyor ve bunların karakteristik saçma özelliklerine tanık oluyorlar ki ve istisnasız hepsinin böyle olduğunu görüyorlar ki ister istemez kadınlardan uzaklaşıp hatta aman sakın yanlarına iş dışında bir sebebten ötürü yaklaşma gibi uyarılar ediniyorlar.
Rory nin büyüdükce bencilleşip iirenç bir kız halini alması falan şişko aşçının aptalca takıntılarıyla çevresindekileri yorması. Nerde benim elektrikli testerem.. Kadınların hepsini bir kıtaya kapatsak onnar orda takılsa diyorum..
The L Word
Diziye ilk rastladığımda lezbiyen kadınların hayatı fikrinden ötürü çekici bir dizi olarak görmüştüm. Nedendir bilmem ama çok farklı bir dünya gibi görünen kadınların hayatını gözlemlemeyi seviyorum ve lezbiyen kadınlar da çok farklı bir boyut. Ancak dizi evet enteresan belki ama ilk sezondan sonra saçmaladı. Çok fazla gereksiz bir şekilde bütün ilişkileri sorunlu hale getirdi. Bütün komunite freak gibi gösteriliyor. Ve bunun da ötesinde yazar olmaya çalışan ufak tefek sorunlu straightten bozma lezbiyen teşhirci vs. ceni cidden sıkıcı uyuz ve aptal bir kadın olmaktan öteye gidemiyor. Ve dizide oldukça fazla rol bulduğundan dolayı o karakter nefret doluyorum istemeden. En sonunda dizinin beni getirdiği nokta kadınlardan uzak dur kadınların hayatından sanane ve evet bu cinsin hepsi erkeklerin algılamalarının ötesinde kendi dertlerine gömülmüş. Ve tek kafanızı rahat ettirecek çozum hepsinden uzakta durmak. Hiç bir şekilde yolunuz kesişmesin. Çünkü onları anlamak imkansız kendileri bile ne dertleri olduğunu bilemiyorlar. Sadece kendilerini sorunsuz görmek ve istemek ve gerçekleşmesini beklemek gibi bir doğaya sahipler. Olmayınca da şaşırıyorlar ne yapacaklarını hepten şaşırıp kaybedyorlar. Dizinin 4 üncü sezon ilk bölümü yayınlandı. Sanırım bu son sezonu olur. Ama dizide en matrak olay da lezbiyen erkekti.
9 Ocak 2007
Principality of Sealand - Sealand Prensliği
Dünya için biraz eskimiş ama Türkiye için bu yakınlarda gündeme gelmiş bir haber. Okuyunca çok beğendim ve hastası oldum Prens Paddy Roy Bates'in. Prenslikle ilgili detaylı official web sitesi www.sealandgov.org. İkinci dünya savaşından sonra ingilterenin terkettiği ve savaş sırasında alman hava baskınlarına bir önlem olarak yaptırdığı deniz üzerindeki platformlardan birinin uluslararası kıta sahanlığında olduğunu fırsat bilen bu uyanık ingiliz ailecek buraya yerleşerek 1967 yılında Sealand prensliğini ilan ediyor. Komik olan kendi kıta sahanlığından geçen ingiliz gemilerine de utanmadan uyarı ateşi açarak ayaklarını denk almasını belirtiyor. Hayatımda duyduğum en matrak olay ve super. Ülkenin 550 m2 lik bir oturma alanı varmış. Ve Roy Bates ölünce oğulları ülkeyi (marşı bayrağı anayasası pakete dahil) satışa çıkarmışlar 10 milyon sterline.